Harvard’tan Türk bilim kadınları Canan Dağdeviren ve Beste Mutlu Habertürk’e konuştu

0

Dünyanın en iyi üniversitelerinden Harvard ve Massachusetts Institute of Technology (MIT) laboratuvarlarında Türk bilim kadınları da çalışıyor. Forbes’un “30 yaş altı 30 bilim insanı” listesine giren, Harvard’ın Genç Akademi üyesi Canan Dağdeviren ve Harvard biyoloji laboratuvarlarında doktorasını tamamlayan Beste Mutlu’yu ziyarete gittik. MIT’deki bilim fuarına projeleriyle ABD dışından katılan ilk eğitim kurumu Bilfen Liseleri öğrencileri de Dağdeviren ve Mutlu’yu epey sıkıştırdı!

Türkiye’den ABD’nin Boston kentine gideceklere tanıdıkların ne ısmarlayacağı bellidir: “Bizim çocukların göbek bağını da götürür müsün?”

Pasaport, bagaj kontrollerinde fark edilirse açıklayabileceğine güvenenlerin eline, yıllarca saklanmış göbek bağları tutuşturulur, MIT (Massachusetts Institute of Technology) veya Harvard Üniversitesi’nin bahçesinde bir yerleri eşeleyip gömmeleri rica edilir. Bizzat kendi götürenleri de hesaba kattığınızda, bugün metrekarede birkaç göbek bağına bile rastlanabilir! Dahası eğitimde bu yöntem işe yararsa yakında bu okullarda Türk öğrencilerden başka kimseye yer olmayacak demektir. Bazen ülkeler arasında siyasi hırgür olması mühim değil, Türkler ilmin nerede olduğunu bilir ve muhakkak almak isterler. Çocuklarının eğitimi için hiçbir fedakârlıktan da kaçınmazlar.

Eskiden göbek bağı hususunda Boğaziçi Üniversitesi popülerdi. Tabii zamanla ufkumuz genişledi, bütçesi 20 milyar dolardan fazla olan Harvard gibi üniversiteleri gözümüze kestirdik. Henüz sayıları çok değil, ama şimdiden Boston’daki okulların gözdesi haline gelmiş bilim insanlarımız var. Forbes’un “30 yaş altı 30 bilim insanı” listesine giren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyesi ve MIT’de hoca olan Canan Dağdeviren ile Harvard’da doktora öğrencisi Beste Mutlu, bu seviyede önemli iki isim…

 

Bizde de gelişen, büyüyen üniversiteler var elbet. Yakında belki Boston’la da yarışırlar. Bilfen Liseleri öğrencilerinin Harvard ve MIT ziyaretinde sunduğu projeler de beni umutlandırdı. MIT Bilim Fuarı’na katılan Bilfen İskenderun Lisesi ile Bilfen Ankara Çayyolu Lisesi öğrencilerinin çalışmaları, eyalet dışından kabul edilen yegâne projelerdi. Boston’da Türk öğrencilerle en çok ilgilenenlerse, genç bilim kadınımız Canan Dağdeviren ve Harvard’da başarılı çalışmalara imza atan Beste Mutlu oldu. Eh, göbek bağı yetmez, buralarda size referans olacak tanıdıklarınız da bulunacak!

 

HT Pazar’dan Aysun Öz imzalı habere göre; MIT’de kendisi için yeni ve büyük bir laboratuvar hazırlanan Dağdeviren, çalıştığı enstitüyü gezdirdi. Eski ABD Başkanı Obama’nın da ziyaret ettiği Media Lab’de öğrencilerle uzun uzun sohbet etti. İlk merak ettiğimiz, kadın olarak burada nasıl zorluklar yaşadığıydı… İşte Dağdeviren’le kafa açıcı sohbetimiz:

 

‘DELİKANLI OLUN!’

MIT’de de kadın olmak zor mu?

Mücadele her yerde. Doktoraya geldiğimde gruptaki tek kadın araştırmacı bendim. Soru sorduğumda çoğu insan cevap vermiyordu. Teorik bilgim olmasına rağmen pratiğim çok azdı, çünkü Türkiye’de sık deney yapamıyorduk. Basit bir yöntem buldum. Laboratuvarlarda sabahtan akşama herkesi izliyordum. Ellerini nasıl kullanıyorlar, hangi malzemeleri seçiyorlar… Zamanla kendi sistemimi oturttum, çalışmaya başladım. Toplantılara çok iyi hazırlanarak giderdim; hem hocamı sevdiğim için hem de kendime saygı duyduğum için. Toplantılarım çok iyi geçtiğinde erkekler hep, “Tabii ki iyi geçer, sen kadınsın. İyi geçmezse oturup ağlarsın. Onun için hoca sana iyi davranıyor’’ derlerdi. Alakası yok. 3 sene benim hiçbir projem çalışmadı. Zorlu bir süreçten geçtim. Bilgiyi toplamak, denemek, yanılmak… Çok vakit aldı.

 

3’üncü yılın sonunda…

Her şey harika ilerlemeye başladı. Kendi takımımı kurdum. 9 öğrenciyle çalışmaya başladım. Son 2 senede harika şeylere imza attık, çok güzel yerlerde makalelerimiz çıktı. Bunu üniversite fark etti ve bana yaptığım çalışmalar karşılığında 10 bin dolarlık “Mükemmeliyetçilik” ödülü verdiler. Bunu kazandığımda arkadaşlarımdan biri “Tabii ki sana verirler, almazsan oturur ağlarsın” dedi. “Bak” dedim, “10 bin dolarım var, sana verebilirim. California’ya gidip kadın olabilir, sen de bundan sonra rahat edebilirsin’’! Sonra hiç böyle yorumlar almadım. Sadece kadınlara verilen önem veya pozitif ayrımcılıkla bir yere gelinebileceğini düşünmüyorum. Erkeklerle birlikte ortak bir şeyler yaparak bir yere gelinebilir. Kendime bir söz vermiştim, 5 erkek öğrencim varsa 5 de kadın öğrencim olacaktı. Çünkü erkekler ve kadınlar birlikte çalışmanın ne kadar keyifli olduğunu görebilmeli. En güzel cevabı yaptığım işlerle veriyorum. Öğrencilere tavsiyem şu: Delikanlı olun! Etrafınızdaki insanlarla tartışmak yerine ortak nokta bulmaya çalışın. Sizin gibi düşünmeyen insanlarla birlikte olun.

 

‘KADIN GİBİ ÇOK FONKSİYONLU, HASSAS, RENKLİ ALETLER YAPIYORUM’

Artık zorlukları aşmış, çalışırken eğleniyorsunuz sanırım. Kadın olmak çok eğlenceli bir şey. Kadın-erkek eşitliğine inanıyorum. Ama ben bilim yaptığımda tam bir kadın gibi yapıyorum.

 

Kadın gibi bilim yapmak ne demek?

Kadın gibi çok fonksiyonlu, hassas, renkli aletler yapıyorum. Çok ayrıştırmamak lazım, ama kadınlar daha mücadeleci. Bir şeye başladığımız zaman bırakmıyoruz.

 

‘TÜRKİYE’DE HERKES SİYASET KONUŞUYOR, ÇOCUKLAR BİLE’

Türkiye’de bilim zor mu?

Türkiye bilim yapmaya pek müsait değil. Amerika’da yaptıklarımı Türkiye’de yapabilir miyim bilmiyorum. Belki 5 yılda değil de 30 yılda… Ama zaman önemli, çünkü başkası yapar. Malzemelerin Türkiye’ye ulaşması zor, gümrük sorunu var. İdeolojilerden, siyasi kimliklerden ayrılıp bilim yapmak da zor. Türkiye’de herkes siyaset konuşuyor, çocuklar bile… Bu bir problem.

 

‘BİR ŞEY ÇALIŞMADIĞI ZAMAN ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNÜYORUM’

1999 depremini yaşamış, ardından liseyi Adana’da okumuşsunuz. Oradan buraya kendinizi nasıl motive ettiniz? Şimdi gözünüz nerede? 99 depreminde Kocaeli’ndeydim. Çok arkadaşımı, öğretmenimi, dostlarımı kaybettim. Sonra misafir öğrenci olarak Adana’ya gönderildim. “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık” diyecek kadar yaşadım orada. Kafamda yapmak istediğim bir proje vardı; dedem için… Çalışırken tabii önünüze birçok şey çıkıyor. Dersler, çevresel etkenler, ailenizin yanınızda olmaması, farklı bir ortam gibi. Ama ben, bir şey çalışmadığı zaman Atatürk gibi düşünüyorum. Hiçbir şeyin olmadığı, maddi imkânın çok az olduğu bir dönemde yoktan yeni, modern bir Türkiye kuruyor. Bunların üzerine şöyle diyor: “Benim söylediklerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin.” Onun için, asıl motivasyon kaynağım Atatürk. Kısa zamanda çok işler yapmaya çalışıyorum. Başarının ilk şartı hayal kurmak, ikincisi hayallerinizin peşinden koşmak, üçüncüsü Allah’ın ilk emri okumak, dört plan yapmak, beş literatürü taramak. Eğer başarmak istiyorsak, literatürde yapılmamış bir şeyi yapmanız lazım. Başka birinin yaptığı şeyi yapıyorsak problem vardır.

 

Fark yaratanların geçmişinde genelde travmalar var. Sizinki deprem mi? Bu, yetenekleri öne çıkarır mı?

Bilim insanları doğadan etkilenir. Ama ben ailemin hastalıklarından etkilendim. Aile fertlerimi kanserden kaybettim. En son teyzemi 50 yaşında meme kanserinden kaybettik, şimdi elektronik sutyeni onun için yapıyorum. Moral bozup oturmak yerine harekete geçiyorum, travmalarımdan aletler tasarlıyorum. Yaptığım aletlere insanların dokunmasını istiyorum. Türkiye’de genç arkadaşların beyninde “Ben de yapabilirim”i uyandırmak misyonlarımdan biri. Devam edeceğim.

 

‘MACRON PROJEMİ SORDU’

Siz fizikçisiniz aslında. Dünyanın meselesi de enerji. CERN’de atomu parçalayarak nükleer enerji üretmek yerine, molekülleri birleştirerek radyasyonsuz ve sınırsız enerji üretip küçük kutularda her yere taşımak istiyorlar. Otomobillerde ya da evlerden gelecekte belki de atom enerjisi kullanılacak. Mümkün mü?

Neden olmasın. Geçen yıl Paris’teki Global İnovasyon Zirvesi’ne davet edildim. Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron henüz adaylığını açıklamamıştı. Herkesin konuşmasını izlemiş, sorular sormuş. Alanı olmamasına rağmen benimle de projem hakkında sohbet etti, vaat ettikleri üzerine konuştuk. Tüm alanlarda olduğu gibi siyasette de inovasyon gerektiğini ve değişimin şart olduğunu düşünüyorum.

 

NELER YAPTI?

  • Medikal teknoloji alanında, pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi (PZT MEH) ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi.
  • Forbes Dergisi’nin ‘30 yaşından küçük 30 bilim insanı’ listesine girdi.
  • Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine (Junior Fellow of Harvard) seçildi.
  • MIT Technology Review’un her yıl derlediği 35 Yaş Altı Mucitler listesinde yer aldı.

 

 

‘YURTDIŞINDA OKUMAK İSTİYORSANIZ, BAĞLANTISI OLAN HOCALARI SEÇİN’

Harvard Üniversitesi Biyoloji Laboratuvarları’nda bizi, eski bir Bilfen’li, Harvard Üniversitesi’nde moleküler biyoloji doktorası yapan Beste Mutlu ağırladı. Sabancı Üniversitesi’nde Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Harvard’a mokeküler biyoloji doktorası için gelen Mutlu, “Biyolojiyi meslek olarak hiç düşünmemiştim ama benim mesleğim buymuş” diyor. Mutlu’nun çalışma alanı ilginç: “Genç embriyonlar tek hücreliyken kas hücresine de göz hücresine de kısacası her şeye dönüşebiliyor. Bir bilgisayarda bütün programların açık olması gibi… Ancak zaman ilerledikçe ne olacağına karar verdiğinde programlar yavaş yavaş kapatılıyor. Göz hücresi olacaksa kas kapanıyor. İhtiyaç olanlar açık kalıyor.” Bu mekanizmayla ilgili çalışmaları kısa zamanda sonuç alacağı solucanlar üzerinde yapıyor. Öğrencilerin Beste Mutlu’ya en çok sorduğuysa, Harvard’da nasıl yüksek lisans ve doktora yapılabileceği oldu. Mutlu çok net bir cevap veriyor:

“Hocaların yurtdışı bağlantılarının iyi olduğu üniversiteleri tercih edin. Benim çalıştığım hocaların çoğu Amerika’da okumuş, hâlâ iletişimi devam eden hocalardı” diyor. Harvard’da yaptığı yaz stajı sonrası referans mektubuyla işi daha da kolaylaşmış. Bu arada bir not: Beste Mutlu’nun bilimin kalbinden kaleme alıp bilim dünyasına dair haberler vereceği yazılarını, gelecek haftadan itibaren HT Pazar’da okuyabilirsiniz! İlk konusu, en son kök hücre araştırmaları.

 

 

 

ARANAN MUCİZE, EĞİTİMDE 

Harvard, MIT gibi okulların hayalleri süslemesi boşuna değil. En önemli neden, elbette daha iyi eğitim ve araştırma garantisi. Zira PISA sonuçları ortada, bu yılki raporda dökülüyorduk. Oysa eğitime yapılacak her türlü yatırım; gayri safi milli hasılaya dolar olarak dönüyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) yayınladığı “Düşük Eğitim Performansının Yüksek Maliyeti” isimli raporda, bir ülkenin PISA sonuçlarındaki standart başarısının ekonomik büyümeyle doğrudan orantılı olduğu belirtiliyor. Rapora göre, sınav sonuçlarındaki her 50 puanlık artış, ülkenin yıllık büyüme oranında yüzde 0.87’lik bir yükselme sağlıyor. OECD ülkelerindeki yıllık ortalama büyümenin yüzde 1.5 olduğu düşünülürse, bu hiç de azımsanacak bir oran değil. Bunu başaran ülkeler var. PISA sıralamasında şimdi üst seviyelerde olan Güney Kore’nin milli geliri 1960’larda Afganistan’la aynı seviyedeydi. Bugün büyük ölçüde eğitime verilen önem sayesinde Güney Kore dünyanın en zengin ekonomileri arasında.

 

ÖĞRENCİLERDEN UZMAN SORULARI

MIT’de Bilfen’in farklı kampuslarından gelen biyoloji bölümü öğrencilerinin soruları Canan Dağdeviren’i de şaşırttı…

 

 

Cilt kanseri için tasarladığınız cihazın, damar sertliği ve kan basıncını da ölçebildiğini söylemiştiniz. Onu geliştirmeyi düşünür müsünüz? Kalp krizi veya felç gibi rahatsızlıkları önlemek için bir sağlık haritası çıkarılabilir mi?

Aynı fikirdeyim. Yaptığımız aletler tedavi etmiyorlar, erken teşhis yapıyorlar. Mesela deri kanseri için yaptığımız küçük “perç” aleti daha öteye taşıyoruz. Sadece derinin üst tabakasını değil de derindeki bilgileri de alabileceğimiz bir platform geliştiriyoruz. Bunu meme kanseri için yapıyoruz. Elektronik bir sutyen tasarlıyoruz. İçerisindeki elektronik aletler ve parçalarla derinin derinliklerindeki değişimleri nasıl ortaya çıkarabiliriz? Erken teşhis yapabilmemiz için erken dataya ihtiyacımız var. Ve bu sadece tek noktada alacağımız datalarla olabilecek bir şey değil. Sürekli monitörlediğimizde geçmişte ne olmuş, şimdi ne oluyor, ileride ne olacak göreceğiz. Haritalar yapabileceğiz. Aslında deprem haritaları da ona benziyor. Hep data topluyorlar ve fay hatlarının ne kadar kırılabileceğini ve kaç derecede deprem olabileceğini bilen denklemler çıkarıyorlar. Çok uzun ve meşakkatli deneyler bizimkiler. Mesela bir deneyimiz 12 saatten fazla sürüyor. Türk kahvesi matarası ve gözlerimin altında torbalarla çalışıyorum.

 

Kalp pili, kalp krizi olmayan ama kalp ritminin arttığı anlarda, mesela yoğun spor yaparken nasıl uyum sağlıyor?

Süper. Aynı soruyu ben de çalıştığım kalp cerrahlarına sormuştum. Biz aletleri tasarlarken kalp cerrahlarıyla ortak çalışıyoruz. Bu deneyi hayvanlar üzerinde yapmıştık. Damardan etken ilacı verdik, kalbin kasılıp gevşemesi arttı. Bir heyecan durumu yarattık ve bu durumlarda bile aletin hiçbir problem yaşamadan kalbin üzerinde çalışabildiğini gördük. Deneyleri en zor organ üzerinde yapıyoruz ki sonrası kolay oluyor. Mesela kalp bunlardan biriydi; onun durması demek ölmeniz demek. Bu alet kalbin üzerinde çalışıyorsa herhangi bir noktada çalışabilir. Şu an MIT’de öğrencilerimle bunun başka versiyonunu yapıyoruz. Kalbin üzerine yapıştırmaya gerek kalmadan tamamen dışarıda çalışabilecek; mesela ayakkabınızın altı, dizinizin bir parçası, iç çamaşırınız olabilir. Siz yürüdükçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürecek ve kablosuz bu aletlere gönderebileceksiniz.

 

‘DENEY YAPARKEN AYAKTA KALABİLMEK İÇİN YARIM SAAT KOŞUYORUM’

Hep insan sağlığı üzerine yaptığınız icatlar bunlar. Oysa fizik ve malzeme mühendisliği üzerine eğitim aldığınızı gördük. Biyoloji eğitimi de aldınız mı yoksa ulaştığınız sonuçlar bir takım çalışması mı?

Harika soru. Kesinlikle bir takım çalışması. Ama bir fizikçi ve mühendis olmama rağmen mesela beyin ameliyatı, kalp ameliyatı yapabiliyorum. Bunlar için özel eğitimler aldım burada. Ve şunu da söylemek istiyorum, fizikçi her şeyi yapabiliyor. Yeterince eğitim ve vakitle her şeyi yapabilirsiniz. Yaptığım deneyler beyin deneyleri, ama bu arada hayvanların ölmesine çok üzülüyorum. Onun için deneyleri o kadar dikkatli yapıyorum ki çok uzun sürüyor. O yüzden çok kaslı bacaklarım var. Uzun saatler ayakta daha sağlam durabilmek için koşuyorum.

 

MIT’DE SUNULAN O PROJELER

Bilfen İskenderun Lisesi’nden Nazlı Sarnav, Betül Korkmaz ve Simay Güler’in projesi, tekstil sanayiinde kullanılan boyaların arıtılmasında biyolojik teknik kullanımıyla ilgili:

“Kumaşlarda kullanılan boyaların arıtılmadan doğaya salınması, biyolojik ve kimyasal birçok tahribata neden oluyor. Arıtma işlemi günümüzde fiziksel ve kimyasal yöntemlerle yapılıyor ve pahalı. Ancak arıtma işlemi ancak yüzde 90’lık başarıya ulaşıyor ve yüzde 10’luk bir tehlike hâlâ varlığını koruyor. Bunların insanlara, hayvanlara ve çevreye çok zararları var. Boyar maddelerde yüksek tuz konsantrasyonu var ve çoğu bakteri buna dayanamıyor. Ama biz tuz seven ARKE’lerle çalışırsak sonuç alabiliriz diye düşündük. ARKE bakteriler aşırı kirliliğin olduğu ortamlarda dahi kendi metabolizmasını devam ettiriyor. Yani kirlenmiş, zehirli ve toksik maddeler içeren su içerisine bu bakteriler yerleştirilirse, oradaki toksik maddeleri zehirsiz hale getirebiliyorlar. Böylelikle suyun hem rengi açılıyor ve suda canlı üremesine ortam oluşuyor, hem de zehirleyici madde yüzde 95 oranında azalıyor.”

 

 

Bilfen Ankara Çayyolu Lisesi’nden Ege Mert Özgürtaş’ın projesi, sudaki bakteri seviyesini ölçen biyolojik bir sensör: Suların biyolojik yönden kirliliğinin tespiti birkaç gün sürüyor ve maliyetli. Bizim incelediğimiz, suya dışkı karışması sonucunda oluşan kirlilik. Bu kirliliğe neden olan da bir bakteri. Bunu tespit ederken başka bir bakterinin bir özelliğinden yararlandık. Bakterilerin kendi aralarında da bir iletişimi var. Kullandığımız vibrio bakteriler ışımalar yapıyor. Ama şöyle bir özelliği de var ki başka bir bakteriyle aralarında ilişki olduğunda daha çok ışıma yapıyorlar. Projemizde bu ışımalardan yararlanıyoruz. Eğer Pi filmini seyrettiyseniz orada salın altında balıklar falan geçerken bir ışıma gerçekleşiyordu. O ışımaya sebep olan bakteriler aslında bunlar. Yakamoza neden olan bakteriler. Tasarladığımız cihaz için vibrioları da balıklardan aldık. Işıma yaptıkları yerleri işaretledik. Ve koyduğumuz yerlerde daha yoğun bir ışıma olduğunu gördük. Bir vibrio sıvısı oluşturduk. Sonra bunların birbirleriyle etkileşimini kullanarak oluşan bu mekanizmayı kurduk. Bir ayran şişesinin altını kestik, ışık girmesin diye sardık. Bir sensör yerleştirdik. Bu sensör buradaki yazılımla etkileşime giriyor ve ışıklar yanıyor. 8 tane led lamba var. Su ne kadar kirliyse o kadar led lamba yanıyor. Yediğimiz her şeyin içinde bakteri var ama bu bakterilerin nereden sonra zararlı hale gelebileceğini anlayabilmek için bu sistem bize yardımcı olabilir.”

HABERTÜRK 21.05.2017

Yazıyı Paylaşın:

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.