Bilim dünyasının çılgın nörobilimcisi

0

ABD’de Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde beyin üzerine araştırmalar yapan Türk bilim insanı Dr. Önder Albayram, bu sene içinde dünyanın en önemli tıp dergilerinden Nature Medicine’da ana başlık olarak yayınlanan çalışmanın mimarlarından. Türkiye’de özel bir üniversitede Moleküler Biyoloji ve Genetik eğitimine başladığı dönemlerde İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi Tıp Konseyi Moleküler Biyoloji Laboratuvarları’ndan önemli bir bilim insanı ile yazışarak, yapmak istediklerini anlatır ve serüven böyle başlar.

2011 yılında Almanya’nın Bonn Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde oldukça ses getiren beyin yaşlanması ve Alzheimer alanında çalışmalar yapan Albayram, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki çalışmanın da başyazarlarından birisi olur.

Başarı düşkünü olmanın ötesinde insanların amacının olması gerektiğini söyleyen Albayram, herkesin sevdiği bir insan olmak yerine, omurgası ve sınırları olunmasının yerinde olduğunu düşünüyor. Gerçek bilim yapmak ve Türkiye’ye de katkı sağlamak isteyen Albayram, ortak çalışmalara açık olduğunu ifade ediyor.

Çılgın olduğu kadar içten ve samimi bir bilim insanı olan Albayram, dürüst ve ahlaklı olmanın bilim yapmak için en temel özellikler olduğunu kaydediyor.

“Bitip tükenmek bilmeyen öğrenme arzusunu, mükemmel bir dengenin en önemli ayaklarını oluşturuyorsunuz. Her zaman en iyisini yapmak ve bunu yaparken asla ilk günkü heyecanını kaybetmemek çok önemli.” diyen ABD’de Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönüşümsel Nöroloji Bölümünde grup lideri olarak araştırma hayatına devam eden Dr. Önder Albayram ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

37 yaşındayım ve Gaziantep doğumluyum. 2000 yılında özel bir üniversite YÖK bursu ile başladığım Moleküler Biyoloji ve Genetik eğitimime İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nde devam ettim. İngiltere macerası oldukça ilginçtir. Daha dün gibi hatırlarım, 22-23 yaşlarındaydım ve bir gün üniversitenin kütüphanesinde okuduğum ve aklımın yettiğince anlamaya çalıştığım bir makaleden oldukça etkilenmiştim. Makale sinirbilimde oldukça pratik bir model organizma olan mikroskobik bir toprak altı kurdunun esrarengiz sosyal besin tüketme davranışı üzerineydi. Bu çalışma günlerce aklımdan çıkmadı, çok değil birkaç hafta sonra bu makalenin başyazarlarından biri ile heyecanımı paylaştım ve böylece beni davet etmek istediklerini söylediler. Böylece İngiltere’nin yolunu tuttum. Daha sonrasında 2006 senesinde Amerikan Hükümetinden aldığım burs ile Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde nörofarmakoloji alanında yüksek lisans derecesi aldım. Sonrasında Almanya’nın Bonn Üniversitesi Tıp Fakültesinde Moleküler Psikiyatri üzerine doktora çalışmamı gerçekleştirdim. Aynı üniversitede grup lideri olarak başladığım araştırma serüvenimi, yaklaşık 3 senedir Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam ettiriyorum.

Nasıl fark yaratırsınız?

Bilmiyorum ama korkusuz ve çılgın olduğumu söylerler. Çılgın derken “ergen çılgınlığı” gibi bir şey anlaşılmasın, buna biraz toplumun koyduğu dogma kurallar ve bu kuralların çizdiği dar düşünce dünyasının biraz da olsa dışına çıkabilme çabası diyebiliriz. Bu karşı duruş yaratıcılığınızı tetikliyor, özellikle araştırma hayatımın içinde bunun çok artılarını gördüm. Eğer sinirbilim üzerine çalışıyorsanız gerçekten yaratıcı olmak zorundasınız, çünkü bahsettiğimiz alan dünyadaki görece birçok bakış açısının çok önünde bir matematiğe sahip. İçinizdeki bitip tükenmek bilmeyen öğrenme güdüsünü buna eklediğiniz zaman oldukça orijinal bir karışım oluyor.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?

Ben yenilgilerimi hayatımın çok değerli bir parçası olarak gördüm. Aslında bizi biz yapan gerçek kazanımlarımız ve kayıplarımızın bütünüdür. Hele de bilim insanlarının “kaybetmeme” lüksü olamaz.

Sizin için para nedir?

İnanın hiçbir anlam ifade etmiyor. Basit bir örnek olacak ama kendimi bildim bileli en çok alışveriş yaptığım mağazalar genelde ikinci el giysiler satan yerler, burada hem satılan ürünler oldukça uygun ve “Aman parası ne kadar?” falan diye düşünmek zorunda kalmıyorsunuz, hem de hepsinin bir hikayesi var. Bazen aldığınız bir ceketin kolunda küçük bir leke veya aldığınız tişörtün üzerinde küçücük bir delik… Hepsinin seni bekleyen hikayeleri var, tabii ki bu hikayeler sizin yaratıcılığınızla şekilleniyor. Ayrıca kitapları her zaman kamulaştırmadan yanayım, hep kitap alışverişleri yapmışımdır, yüzlerce kitabim var aslında, ama kütüphanem nispeten boştur. Böylece, dünyadaki en büyük zehir fikirlerden olan biri olan “para ile satın alma” fikrine birazda olsa kendinizce meydan okumuş oluyorsunuz.

Kendinize hedef koydunuz mu?

Evet, ne yaparsam yapayım mutlu olmak. Eğer insan yaptığı işi veya o işteki koşulları beğenmiyorsa bıraksın derim. Öyle değiştirmek için falan uğraşmasın direk bıraksın, çünkü önünde yeni serüvenler ve hayaller onu bekliyor olacak. Öyle değiştirmek için savaş falan bana göre değil. Bilimsel hayatımda koyduğum en büyük hedef farklı bir bilim insani olmak. Farklı derken ne demek istediğimi inanın bende bilmiyorum ama farklı işte, sıradan olmayan diyelim, değişik yani çeşit biraz.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?

Benim için hayatta vazgeçilmez üç şey var: ailem, heavy metal ve Beşiktaş. Bunlara bitip tükenmek bilmeyen öğrenme arzusunu eklediğimiz zaman, mükemmel bir dengenin en önemli ayaklarını oluşturuyorsunuz. Her zaman en iyisini yapmak ve bunu yaparken asla ilk günkü heyecanını kaybetmemek çok önemli.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?

Benim için rekabet kendimle olan sonsuz mücadele diyebilirim. Tek rakibim yine kendimim derken, bunu başarılı olarak benim önümde kimseyi görmüyorum diye anlaşılmasın. Zaman zaman duygularım, yalnızlığım ve meşguliyetin verdiği çaresizlik, benim mücadele ettiğim şeylerden birkaçı. O müthiş dengeyi kurarken verdiğim eşsiz mücadeleden bahsediyorum. Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında da ifade ettiği gibi “Kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir.”

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?

Önceleri düzenli olarak basketbol oynuyordum, bugünlerde ne yazık ki basketbol biraz seyrekleşti. Yürümeyi de çok seviyorum, genelde ineceğim duraktan iki üç durak önce inip yürüyorum gideceğim yere. Bu hem zihinsel hem de bedensel olarak beni zinde tutuyor. Ayrıca bir şeyleri izlemekten ziyade, mümkün olduğunca okumaya çalışıyorum. Böylece zihnim daha canlı oluyor. Bir de tabii ki müzik, benim yaşam pınarım diyebilirim.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?

En başlarda kaybetmenin aslında ne kadar kıymetli bir olgu olduğunu çok da anlamıyorsunuz, bu zamanla oluşan bir şey. Sonrasında kayıplar ve kazanımlar bütünü olan bedeniniz ve zihniniz size bir yerlerden fısıldıyor ve oluyor bir şeyler diyorsunuz, artık büyüyorsun ve öğreniyorsun.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?

Kaybettiğimde değil de bir şeyler kazandığımda kendimle verdiğim “öz varlık hesabı” dediğim bir hesabım oluyor. Bilim insanı, sanat insanı gibi var ve yok arasındadır. Yani keşfettiğiniz her yeni şeyde küçük bir tebessüm ile gökyüzüne bakıp, önünüze devam edersiniz, yani biraz daha açmam gerekirse. Hayyam’ın dediği gibi…

Bir sır var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye.
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka.

CNN TÜRK 18.10.2017

Yazıyı Paylaşın:

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.